İnsan neden kırsala göç etmek ister? Neden hep aynı yerde yaşamak ister?
Topraklanmak, Köklenmek...
Doğa ile iç içe yaşamak, doğanın ritminde üretmek, çalışmak...
Sürdürülebilirlik...
Baharda doğanın uyanışını, şeftali ağacının başına gelenleri yakından görmek...
Kelebekleri izlemek, her gün çiçeğin değişimini izlemek, yeni açan bir çiçeği daha fark etmek,
ters dönmüş bir kaplumbağanın hayatını kurtarmak...
Ağaçlara sarılmak, yalınayak toprakta dolaşmak...
Asırlık zeytin ağacını ziyaret etmek, ona sarılmak, enerjisinden faydalanmak, öz suyunu dinlemek...
Tertemiz bir denizi seyretmek, yüzmek, dalga seslerinde dinlenmek, deniz camı toplamak, bir istiridyeyi kulağınıza dayayıp rüzgarın müziğini duymak...
Toprağa ektiğiniz bir tohumun filizlendiğini görüp sevinmek...
Kullan - at devrini kapatıp onarmaya başlamak, ruhunu onarmak, duyguları onarmak, eşyaları, evi onarmak...
Ruhumuzun yuvası olan bedenimizden, mekansal yuvamız evimiz, atölyemiz, şehrimiz, dünyamıza daha kaliteli öz bakım yapabilmek için... Enerji frekansımızı yükselterek, dünyanın frekansını da olumlu etkileyebilmek...
Kuş sesleriyle uyumak ve uyanmak, trafiksiz ve kornasız bir hayat...
Alarm sesiyle değil de doğayla uyanmak...
İnsan doğasına uygun şekilde belirli bir saat aralığında çalışmak...
En sevdiğim kelimelerden biri: "İmece"...
İmece usulü üretmek...
Yavaş yaşam... İnsan doğasına en uygun sistem...
Vazgeçebilmekle başlıyor...
Konfordan, hızlı ve gereksiz tüketim alışkanlıklarından... Doğaya zarar veren ürünleri tüketmekten ve ihtiyacımızdan fazlasını satın almaktan, fazla ve kullanılmayan eşyalardan vazgeçebilmek...
Kapitalizmin ve hızlı yaşamın getirdiği fabrikasyon çalışma düzeni, esnek ve fazla çalışma saatleri; sinir sistemimizin ve beslenmemizin olumsuz etkilenmesi, artan iş baskısı, birkaç kişilik sorumluluk ve iş üretiminin bir kişiye yüklenmesine neden olan şirket politikalarından vazgeçmek...
Ezber bozmak...
Hayal gücünü kullanmak, garanti bir hayat uğruna robotlaşmak yerine doyumlu, her şeye zaman ayırabildiğimiz, şehirde kaybettiğimiz insan ilişkilerini yakalayabildiğimiz, keyif aldığımız bir işle uğraştığımız, ürettiğimiz, dolu dolu yaşadığımız bir yaşam tarzını kurmak...
Yerel üreticileri ve kırsaldaki insanları, doğayı, çevremizi, dünyamızı yani görünmez bağlarla bağlı olduğumuz herkesi, her şeyi gözetmek, çoğaltmak, kollamak, kıymet bilmek, bilge insanlardan kadim bilgi ve sırları öğrenmek... Yaşam boyu öğrenmek, işlemek... Çünkü biliyoruz ki; doğada "olmuş" bir şeyin bir sonraki aşaması "çürümek"tir...
Algımızı keskinleştirmek...
Nuri Bilge Ceylan, "Bir Zamanlar Anadolu'da" Filmi'nin kurgu günlüğünde der ki;
"Hayatın bir şekilde yavaşlaması algılama gücümüzü nasıl da arttırıyor. Çok hızlı yaşadığımız için yaşadığım hiçbir şeyin duygusunu gerçekten algılayamadığımı duyumsadım... Algılarımızın keskinliğini arttırmak için hayatımızın temposunu düşürmemiz gerektiği aşikar. Neden yavaş tempolu filmleri sevdiğim ve böyle filmler yapmak istediğimin nedenleri de buralarda yatıyor zaten."
Kurgu günlüğünü okurken bu sözler hafızama kazınmıştı. Kırsalda yaşamaya başladığımda bu sözü bizzat deneyimledim...
Madem ki değişim istiyorduk; sözlerimizle, kendimizle ve yaşamla yaptığımız anlaşmalarımızı gözden geçirme vakti gelmişti...
"Her sözümüzle bir anlaşma yapıyoruz, sözlerimizi özenle seçmeliyiz" diyor Don Miquel Ruiz, Dört Anlaşma Kitabı'nda. Doğanın yankı kanunu ekliyor yanına; "Tatlı sözler, tatlı yankılar yaratırlar..."
Yaşamda tatlı yankılarımızın olması dileğiyle...
Müge Cihan
Yorumlar
Yorum Gönder