10 Mart 2020 akşamı AKM Konak'ta Aşkım Kapışmak'ın Carpe Diem Semineri'ne gittim.
Seminerin ana teması isminden de anlaşılacağı üzere;
"Carpe Diem!" (Latince)
"Gününü gün et!", "Anı yaşa!", "An'da kal!"
Anda kalmak ile ilgili sevdiğim bir başka motto da;
"An'layın!"
Seminer'de iki uygulama vardı. Biri küçük bir imajinasyon; seyircilerden şu imajinasyonu yapmaları istendi;
Gözlerini kapat, başını kalbine doğru eğip kalbine sor: "Neye ihtiyacın var? Aşk, sevgi vs. Bu arada sağ omzundan yukarı doğru yüksel ve kendine dışarıdan, yukarıdan bak. Kendini yukarıdan seyret. Bedeninin dışına çık. Şimdi başını kaldır. Gözlerin kapalı... Karanlık bir tünel var oraya doğru yürü. Yürümeye devam et. Tünelin sonunda bir kapı var o kapıyı açıp odaya gir. Orada daha önce yaşamış bir lider var. Kim o? O liderle konuş. Ona sormak istediğin ne? Neyi bilmek istiyorsan sor. O liderin başarısıyla ilgili bir soru da olabilir, merak ettiğin. Ona danış, ne yapmış, nasıl başa çıkmış, nasıl başarmış? Sana ne diyor? Cevabı ne? Şimdi o odadan çık dışarı kapıyı kapat yine o karanlık tünelde yürüyorsun, yürüyorsun, yürüyorsun... Birden kalbin durdu ve düştün. Öldün. Bitti. Hayat bitti. Her şey bitti. Bütün korkuların, tereddütlerin, keşkelerin, yaptıkların, sevdiklerin, planların, yarım kalan işlerin, kaygıların, güvensizliklerin, duyguların, neşen, öfken, sevgin hiçbir şey yok. Bitti. Yaşamadığın bir sürü an var, anı kaçırdın, erteledin, bitti. Yoksun, bitti. Hayat Bitti. Şimdi bedenini görüyorsun; çırılçıplaksın, buz gibi bedenin, seni yatırmışlar bir mermerin üstüne, yıkamışlar, beyaz bir beze sarıyorlar. Başında sevdiklerin, yakınların, dostların var. Ağlıyorlar başında. Sonra mezarlıktasın, bir çukura, mezara yerleştiriyorlar seni yavaş yavaş aşağı indin. Çukurdasın. Sevdiklerin çukurun başında, seni o çukura koyup üstüne toprak atmaya başladılar. Karanlığa gömüldün. Bitti. Herkes mezarlıkta senin yanında kalmak istiyorlar bir yandan çünkü senden ayrılmak kolay değil. Seni seviyorlar ve sana veda etmekte zorlanıyorlar. Ama bir yandan da seni gömüp hızla uzaklaştılar çünkü mezarlıklar korkutur insanı, insanlar fazla vakit geçirmek istemezler mezarlıkta. Seni bırakıp gittiler. Şimdi karanlık ve sessiz simsiyah bir çukurda yatıyorsun. Bitti. Nefes almıyorsun. Bitti. Sesin yok, seni duyan ve gören yok bitti. Bir ses işitiyorsun sonra; "Nasıldı hayat? Nasıl yaşadın? Nasıl geçti?"
Şimdi kalk, o çukurdan çık, o tünelde yürü tekrar çıkışa doğru. Çık dışarı aydınlığa, hayata döndün. Şimdi neyi farklı yapacaksın? Neler yarım kaldı? Nelerden pişman oldun? Ne yapacaksın? Nasıl yaşayacaksın? An'da kal, anın değerini bil, anı yaşa... "
Bu imajinasyon bitince gözlerimi açtığımda gözyaşlarımdan ıslanmıştı yanaklarım, salondaki çoğu seyirci gibi... İnanılmaz sarsıcıydı. O an, kendime bir söz verdim; "Bir daha yapmayacağım, bir daha ertelemeyeceğim, anların değerini daha çok bileceğim, bir daha gereksiz şeyler için üzülüp kendimi perişan etmeyeceğim."
Ama sadece kendimi düşünmedim o çukurda, yakın zamanda kaybettiğim babamı düşündüm. Belkide en yakın tarihte, en yakınımdan biri o olduğu için kaybettiğim, onu düşündüm. Babamın kaygılarını, korkularını, kaçırdığı anları, öfkesini düşündüm. Hayat bitti ve bunların hiçbirinin bir önemi yok ve o karanlık çukurda yatıyor şimdi, pişmanlıklarıyla ve iyikileriyle, geçirdiği tüm anlardan sonra orada... Hayata geri dönme şansı olsa, neler yapardı, neleri değiştirirdi? Merak ettim.
Seminerden çıktıktan iki saat sonra sağlık bakanının açıklamasıyla ülkemizdeki ilk Corona vakasını öğrendim. Çok geçmeden evde kalmaya başladık.
Aslına bakarsanız ben yaklaşık iki yıldır, şehirden kırsala taşındığımdan beridir bir izolasyonda yaşıyorum. Bu izolasyona ihtiyacım vardı çünkü buraya taşınmadan önceki iki yılımı çok yoğun, çok hızlı yaşadım. Yoğun bir iş temposu, yoğun bir aşk duygusu, babamın hastalık ve ölüm süreci, yeni bir dil öğrenmem için haftanın dört günü gün doğumundan önce, yola çıkıp 70 KM ötedeki şehir merkezine dil kursuna gittim. Dört saat dersten sonra yine 70 KM geri döndüm. Evde ders tekrarı yapıp yorgunluktan uyuyakaldım. Erken yatıp erken kalktım dil kursu boyunca, gidiş-geliş toplam 140 KM yol yaptım her gün. Ama keyfini çıkardım bu yolculuğun, çok güzel koylardan ve köylerden geçtim. Şehir içindeki ulaşım kadar yormadı beni. Sonra sevgilimden ayrıldım. Babamın yas döneminde babamın ölümünden iki ay sonra sevgilim ayrı bir ülkeye göç etti. Bir süre ayrı kalacaktık, ben dil öğrenip gidene kadar yanına. Ama süreç uzadı ve uzaktan ilişki zorladı bizi, birbirimizi yıpratmamak için koşullar uygun olunca tekrar değerlendirmek üzere, severek ayrıldık. Yas sürecine yeni bir yas eklendi. Ama ben burayı da çok seviyordum. Buradaki hayatımın anlarımın tadını çıkardım. Atölyemizi kurduk, bir şeyler tasarlamaya başlayan anneme operasyonel süreçte yardım ettim ve Çizgi Atölye ortaya çıktı. Burada, doğada vakit geçirdim, doğanın tadına vararak... Meditasyon yapmaya başladım, toprakta yalın ayak dolaştım, topraklama yaptım. Daha çok okudum, yazdım, fikir ürettim, düşündüm, sorguladım, yaralarımı sardım. Ne istediğimi sordum kendime, eşyalarımı azalttım, önceden atamadıklarımı, biriktirdiklerimi attım, azalttım, minimalist oldum, sadeleştim daha da... İki yıldır film izlemeye zaman ayıramamıştım, film izlemeye başladım. Ertelediklerimi düşündüm, artık ertelememeye başladım. Kuş sesleriyle uyuyup uyanmaya başladım. Şehir, kullanacağım zaman, ihtiyacım olduğunda bir saat uzaklıkta... Sosyal hayatımı sorarsanız, şehirde yaşadığım zamandan daha çok etkinliğe gidiyorum, arkadaşlarımla görüşüyorum, ekonomik açıdan da şehirdeki gereksiz harcamalarım etkinliklere daha çok bütçe ayırmama ve kendime yatırım yapmama neden oldu. Kendime yatırımdan kastım hisse senetleri değil, eğitim, terapi gibi kendime değer katan yatırımlar... Şehirdekilerden gelen soruların çoğu; "Bu yaşta sıkılmıyor musun orada? Ne yapıyorsun? Zamanın nasıl geçiyor?" şeklinde. Sıkılmaya zamanım yok... Kendimle kalmaktan keyif alan biriyim. Kendi dünyamı küçük ölçekte de kurabiliyorum. Üretim halindeyim. Yazı yazıyorum, fotoğraf çekiyorum...
Bir ara sıkılır gibi oldum ve İzmir'de tekrar bir işe girmeye kalkıştım. İzmir'e yerleşmeye kalkıştım. 2 Gün dayanabildim. Metroda, trafikte insanlar üstüme üstüme geldi. Alışırım sandım ama olmadı. Boğulma hissine kapıldım. hemen valizimi toplayıp geri döndüm. Valizi eve bırakıp denize koştum... :) İnsan iki günde yaşlanır mı? Yaşlandığımı hissettim... :) Ama doğa beni canlandırdı. Temiz hava ve doğada olunca, köyüme geri dönünce hücrelerimin onarıldığını, yenilendiğini hissediyorum.
Corona günlerinde karantina sürecinde bu yüzden hayatımda, şehirdeki kadar fark olmadı. Tabiki dışarı çok az çıkıyorum, markete zorunlu hallerde gidiyorum ama doğada gezebiliyorum. Arka ormanda kuşları dinliyorum, temiz havayı soluyorum, doğanın uyanışını izliyorum, kelebekleri izliyorum renkleri o kadar güzel ki... Asırlık zeytin ağacını ziyaret ediyorum, çocukluğumda da yanına gittiğim ağacı... Ağaca sarılıyorum. Ağaçlara sarılmak, enerjilerinden faydalanmak gerek... Hep savunuyoruz ya... Görünmez bağlar var bizi birbirimize bağlayan... Enerjisel boyutta da birbirimizle iletişim halindeyiz. Belki de bu yüzdendir Hiç karşılaşmadığımız, yakından tanımadığımız birinin bazen bir ünlünün enerjisinin bize iyi gelmesi, bizde bir sempati uyandırması...
Çocukken annemle kurduğum bazı diyaloglar zaman zaman aklımdan geçip beni gülümsetiyor... Annemin ilk kez bana ölümü anlatmasını hatırlıyorum... O ansiklopedik cümleyi kurmuştu; "Bütün canlılar doğar, büyür ve ölür... Bu çok doğal bir olaydır. Doğmak kadar doğal ölmek de... Bir gün hepimiz öleceğiz." Demişti. Sonra Nasrettin Hoca'nın o meşhur cümlesi gelir aklıma; "Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun?" :) Annem bana ölümden bahsettiğinde kaç yaşımdaydım bilmiyorum, ama bir çocuğa anlatılması gereken yaştaydım. Fakat ben hemen kardeşimle de paylaştım bu ölüm kavramını, ona anlattım. Oysa o, bunun anlatılacağı bir yaşta değildi. Hiç unutmam, oturdum kardeşimin yanına aynı annemin bana anlattığı gibi, aynı cümlelerle anlattım. Çocuk ağlamaya başladığında da hala üsteledim; "Ağlama, bir gün hepimiz öleceğiz, ben de, sen de, hepimiz..." Çocukcağız daha çok ağlamaya başladı. :) Aman Tanrım! ne kadar vicdansızca bir davranışmış... :) Annem geldi yanımıza, ağlama sesini duyunca... Bana dönüp:"Ne oldu bu çocuğa, neden ağlıyor?" dediğinde ben ne var bunda der gibi; "Öleceğimizi söyledim. Ağladı. Bir gün hepimiz öleceğiz dedim. Ona ağlıyor." demiştim. :) Yine ölümü kavramaya çalışırken anneme demiştim ki; "Nasıl bir şey yani? Ölüler görebilir mi? Duyabilir mi?" Annem, insanın ölünce duyularının olmadığını bu yüzden artık acı hissedemeyeceklerini, göremeyeceklerini, duyamayacaklarını, acıkmayacaklarını söylemişti. O an aklıma gelenler şunlardı; "Bir daha sevdiği bir çizgi filmi izleyemeyecek, bir daha sevdiği bir şarkıyı dinleyemeyecek, bir daha etrafı göremeyecek, bir daha başkasının sözlerini duyamayacak..." Bu ne kadar üzücü bir şey diye düşünmüştüm. İnsan buna nasıl dayanır?
Diğer bir konu şuydu... Anneme sormuştum "dünyada ne kadar insan var?, hepsini tanımak istiyorum." Dünyadaki bütün insanları görüp tanımak istediğimi söylediğimde annem bunun pek mümkün olmadığını, ancak yakınımızdaki ve karşılaştığımız insanları tanıma fırsatımız olacağını söylemişti. Bütün bunları idrak etmeye çalışırken kafamda bir şeylere sınırlar çiziliyordu. Her şeyin bir sınırının ve sonunun olduğunu öğrenmeye başlamıştım ve bunun pek hoşuma gittiğini söyleyemezdim. Ama iyi haber şu ki hayal gücümün sınırı yoktu. Bunu da annem öğretmişti. Hayallerimde özgürdüm. Hayal dünyamızı başıma yıkmadı annem, hiçbir zaman. Kardeşim de ben de evde her şeyden oyuncak yapardık, annem ev kirlenecek, eşyalar bozulacak kaygısı taşımadan bize özgür bir oyun alanı yaratırdı. Bugünkü hayal gücümü anneme, bize yarattığı oyun alanına ve Küçük Prens Kitabı'na borçluyum. :)
Bu Corona günleri bana çok şey hatırlattı, öğretti, farkettirdi. Küçük Prens'ten sonra okuduğum Kitap (hala kitaplığımda durur) Tolstoy'un Erik Çekirdeği Kitabıydı. Şimdi düşünüyorum da o kitapta mutlu sonla biten tek bir hikaye bile yoktu. Nasıl oldu da psikolojim etkilenmedi? Küçük kız ve mantarlar hikayesinde raylarda mantar toplayan kıza tren yaklaştığında gözlerimi kapatmıştım. :) Kuş adlı hikayede Seriyoza, bir İskete yakalayıp eve getirmişti. Onu günlerce kafeste besledi. Bir gün okuldan geldiğinde İsketeyi ölmüş halde buldu. Kitapta kara kalem çizimler de vardı. O isketenin kafeste ters dönmüş ve şişmiş bedeninin olduğu çizime bakarak akşama kadar ağlamıştım. :) Sanki kuşa ben bakmıştım ve benim evimde ölmüş gibi üzüldüm.
Corona günleri bana da çoğumuzda olduğu gibi bir şeylerin değerini hatırlattı... Hayatımızı yavaşlatmamız gerektiğini, son sürat giden dünyanın, kimsenin yüz yüze bakmadığı çoğu zaman akıllı telefonlara gömülen ya da iş koşullarıyla ömrümüzün işte geçtiği anlar... Büyük bir tüketim çılgınlığı... İhtiyacımız olmayan bir sürü şeylerin satın alınması... Birden durdu dünya...
Carpe Diem Semineri'nde Aşkım Kapışmak çok güzel bir yere değinmişti. "
Dikkat edin... Çok hızlanınca bir şey olur ve dururuz. Ya başımıza bir şey gelir, ya hasta oluruz ama bir şey durdurur bizi. Durunca aklımıza gelir düşünceler. Beden hastalanınca bir mesaj verir; "bir şeyler yolunda gitmiyor, düzelt..." Bütün meditasyonlarda durmak vardır. Bütün dinlerde ibadetler durarak yapılır. Durursunuz ve düşünmeye başlarsınız. Bütün sağlıklı kararlar durduğumuzda gelir."
Ben çok önce durmuştum. Çok hızlı bir tempodan sonra durdum. Algılarımın keskinleştiğini farkettim, birşeylerin tadına varmaya başladım. O kadar çok şeyi hızlı ve arka arkaya yaşıyorduk ki, daha bir şeye üzülemeden veya sevinemeden başka bir olay ekleniyordu.
Şimdi ben de bir çoğu gibi kendime soruyorum; "Hayat normale dönünce neyi farklı yapacağım?, Neleri ertelemişim? Neler en değerliymiş hayatımda?" İşte hayat yavaşlayınca, dünya durunca bu soruların cevapları hızlandı ve netleşti... Ben de hemen listeler yaptım ve bunları not almaya başladım kendim için. Ve kendimden özür diledim; "Özür dilerim değerini bilmediğim anlar için, üzülmeye değmeyen şeylere üzülüp kaçırdığım anlar için, ertelediklerim için özür dilerim kendimden." Bir daha sağlık dışında hiçbir şeye bu kadar üzüleceğimi, hiçbir şeyden en ufak bir şikayette bulunacağımı sanmıyorum. Ama iyikilerim de vardı ve oldukça fazlaydı. İşte güzel yanı buydu. Eski sevgilimle tekrar iletişime geçip onunla geçirdiğim her an için tekrar ona teşekkür ettim. Tekrar birbirimize o anların ne kadar değerli ve güzel olduğunu hatırlatıp teşekkür ettik. Birbirimize yine sevgimizi sunduk. Asla pişman olmadığımızı söyledik. İyi ki birlikteymişiz dedik. İyi ki varsın dedik, birbirimize. Her zaman kalbimizde güzel bir yerde olacağını söyledik. Güzel hatırlanacağını. Birbirimize temassız sarıldık... Zihnimizde sarıldık, kalbimizden öptük birbirimizi, bu günleri atlatacağımızı söyledik, destek olduk.
Farkında mısınız? İnsanlar birbirine yardım ediyor, destek oluyor, moral veriyor. Kimse kıskanmıyor, ırkçılık yapmıyor, birbirleriyle yarışmıyor. Tüketmiyor... Hırslar yok gündemde... Demek ki gerek yokmuş bunlara, değil mi? Gözetin birbirinizi, olur mu? İşcinizi, işvereninizi gözetin, komşunuzu, ailenizi, sevdiğinizi gözetin. İyi bakın onlara, iyi işleri çoğaltın, ilham alın, ilham verin. Anlayın... Vermeden alamazsınız anlayın lütfen... Nezaket gösterin, naif olun...
Dilerim hayat normale döndüğünde bütün değerlerinin farkına varır insanlar ve dünya daha güzel bir yer olur... :)
Müge Cihan
Yorumlar
Yorum Gönder