“Dost dost diye nicesine sarıldım Benim sadık yarim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sadık yarim kara topraktır
Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne faydalandım
Her türlü isteğim topraktan aldım
Benim sadık yarim kara topraktır”
Aşık Veysel
Belevi – Tire yolu arasında Akyurt, Başköy yolu üzerinde bir eve konuk olduk.
Kabak Kemane Ustamız İrfan Alkur, Başköy’de doğup büyüdüğü evi, Kabak kemane atölyesine dönüştürmüş. İrfan Usta; kız kardeşi ile birlikte evlerinden 2,5 KM uzaklıktaki köy merkezine o zamanlar, asfalt yol yokken, patika yoldan okula gidip gelmişler ilk kabak kemaneyi de çocukken yapmış. Nota bilmeden yirmi yıl kabak kemane çalmış. Çocukluğundan beri nota bilmeden, dinlediği bir müziği, birçok enstrüman ile çalabiliyormuş. Bu yeteneğini ve müzik sevgisini fark ettikten sonra da müziği hiç bırakmamış. Yirmi yıl sonra aldığı bir müzik kitabıyla her akşam belli bir süre nota çalışarak iki yılda notaları öğrenmiş. Kendi yetiştirdiği su kabaklarından kabak kemane yapıyor, atölyesinde. Aileden kalan, çocukluğunun geçtiği bu küçük evi herkese faydalı bir amaç için kullanmak istemiş ve burayı hem atölye hem de tüm ülkelerden de grupların katılıp Kabak Kemane eğitimi aldıkları, İrfan Usta’nın ürettiği Kabak Kemanelerden de satın alabildiği, “İLİM VE İRFANLA MÜZİK” adlı küçük bir müzik okuluna dönüştürmüş. Atölyenin karşısında evleri…
Evlerine konuk olduğumuzda sıcak, samimi güler yüzlü, iki güzel insan İrfan Usta ve Eşi Selma Hanım karşıladı bizi… İrfan Usta ve Selma Hanım; İncir ve Zeytin bahçelerinden Kuru İncir ve Zeytin, bahçelerinde yetiştirdikleri Atalık tohumdan kuru biber, kuru patlıcan üretiyorlar. Doğanın ritminde üretim, adil ticaret, dürüst üretim ve geleneksel tarım yöntemlerini kullanıyorlar. Bu ürünlerin yanı sıra Zeytin Yağı, Kantaron Yağı, Zeytinyağlı doğal el yapımı sabun da üretiyorlar. Bahçelerinde ilaçsız tarım ürünleri; biber, patlıcan, domates, maydanoz, nane, dereotu, semizotu yetiştiriyorlar.
Üç çocukları var. Bir kızları öğretim görevlisi, bir kızları Mütercim- Tercüman (İngilizce ve Fransızca Dillerinde), bir oğulları Makine Mühendisliği okuyor. Bütün bahçe ve tarım işlerini çocuklarıyla, ailece yapıyorlar. Çocukları şehirde okusa da şehirde yaşasa da doğup büyüdükleri bu evden, aile işi olan tarımdan, incir ve zeytinden kopmadan, çapa yapmaktan incir ve zeytin toplamaya kadar her detayı öğrenerek, bilerek yaşıyorlar.
İçinde bulunduğumuz pandemi dönemi bir kez daha vurguluyor ki, biz de bu vurgunun farkına varıp masada bu konuda konuştuğumuz gibi; insan, doğasına uygun yaşamayı, toprağı işlemeyi, yiyeceğini üretmeyi bilmeli, öğrenmeli, insanın bir dikili ağacı, ekip biçeceği bir karış toprağı olmalı. Gelecekte en büyük ihtiyacımız su ve temiz (ilaçsız, Atalık tohum) besin olacak. En az zorlananlar ise toprağı işleyebilenler, doğada yaşamı bilenler olacak…
Doğa ile baş başa yemyeşil bir köyde, temiz havada, enerjisi yüksek bir yere geldiğim için eve, bahçeye girdiğim ilk andan itibaren adeta bütün hücrelerimin yenilendiğini, ruhumda ve bedenimde şifaya ihtiyacı olan her hücremin yüksek bir enerjiyle sarmalandığını hissettim (Torus Enerjisi gibi). Bir anda samimi, sıcak, güzel bir sohbetin içinde bulduk kendimizi, birbirine aşık, sevgiyle bakan iki güzel insan karşımda otururken özlemini çektiğimiz bu gerçek, saf sevgiyi görünce gözlerim doldu. Selma Hanımın “Nasılsınız?” sorusuna cevap vermeden önce çaktırmadan gözlerimden damlayan bir iki damlayı sildim, konuşabilmek için düğümlenen boğazımın açılmasını bekledim.
İrfan Usta ve Selma Hanım’ın, kalplerinin güzelliği, huzuru ve sevgi dolu enerjileri; sevgiyle, emekle yaptıkları işler, sağlıklı besin üretimlerinden, tasarladıkları Kabak Kemanelere, bereketli ve herkese açık sofralarına ve misafirperverliklerine kadar her şeye yansıyordu. Çok keyifli ve dolu dolu bir gün geçirdik. Bir gün içinde sanki bir hafta tatil yapmış kadar dinlendik. Çok huzurlu, samimi, enerjik, doğa içinde, bolluk ve bereket içinde bir yer…
Bu tür yerlerde doğayla uyumlandığımı ve yaşam enerjimin yükseldiğini, gerçek yaşam amacımı hatırladığımı, gerçekten “yaşadığımı” hissediyorum.
Bu tür yerleri oluşturan bu güzel insanların varlığını gördükçe, bildikçe yaşama sevincim ve dünyaya olan umudum artıyor.
Umarım bir gün herkes anlar; bu tür yerlerin mimarı olmanın, okumakla, eğitim sistemiyle, etiketlerle, ünvanla, parayla, pulla, sömürmekle, malzemeden çalmakla, tüketmekle, her şeyi satın almakla, Batı’nın dayattığı yapma modeli ve rekabet ve yıkıcı enerji ile en ufak bir ilgisi olmadığını…
Bu bir vizyon, perspektif, sevgi, emek, aşk, olma modeli, olma hali, yaratıcılık, insanın kendi potansiyelini görmesi, potansiyelini ortaya çıkarabilmesi, kendini gerçekleştirmesi ve sade, basit, kendi olması, yapıcı olmak, emek sarf ederek ama yapay ya da zorlama bir çaba yani ekstra bir efor sarf etmeden kendiliğinden, akışında, olduğu haliyle, doğal olması ile ilgili…
Özellikle bu hikayeler heyecanlandırıyor beni, yaşama bağlıyor, sevindiriyor, ilham veriyor. Bu hikayeleri yazarak sizlerle paylaşırken bile işin güzel enerjisi hepimize geçmeye devam ediyor.
Ev sahiplerinin de, gelen ziyaretçilerin de kafasında ortak bir soru; “Bu ev, bu bahçe, bu atölye, burası sizden sonra ne olacak? Çocuklarınız burada yaşayacak mı?” Sorunun cevabını henüz bilmiyoruz ama hepimizin kalbinden geçen cevap belli… Dileğimiz buranın değerini her zaman bilerek bir şekilde yaşamlarını burada planlamaları… Umarız burası sonraki kuşak tarafından da sürdürülebilir…
Bu ziyaretin bende bıraktığı his, en iyi Ara Güler’in şu sözleriyle anlatılır sanıyorum; “Rastgele çekilen fotoğraflar daha güzel çıkar, tesadüfen tanışılan insanlarla daha mutlu oluruz, kıyıda köşede uyuya kalmak uykunun en keyiflisidir, plansız yapılan aktiviteler daha eğlencelidir. Kısacası her şeyin kendiliğinden olanı güzel…”
Sözü buraya yazdığım tarihten bir gün sonra Ara Güler'in doğum günü olması bile kendiliğinden...
Müge Cihan
Yorumlar
Yorum Gönder